Hasbiyallahu lailahe illahu aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azim: İktidar, Meşruiyet ve Demokrasi Üzerine Analitik Bir İnceleme
Siyasal düşüncenin temeli, insanın toplumsal varoluşunu ve bu varoluşun düzenini anlamaya yönelik çabalarına dayanır. Güç ilişkilerinin şekillendirdiği bu düzen, genellikle iktidar, meşruiyet ve katılım gibi kavramlar etrafında döner. Peki, bu kavramların her biri birbirine nasıl bağlanıyor? Ve tüm bu teoriler günümüz toplumlarında nasıl vücut buluyor? Bu yazıda, bir siyaset bilimcisinin perspektifinden, “Hasbiyallahu lailahe illahu aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azim” ifadesini güç ilişkileri ve toplumsal düzen bağlamında analiz edeceğiz.
İktidar ve Meşruiyet: Kavramsal Bir Çerçeve
İktidar, toplumsal hayatın her alanında etkin bir şekilde görülen, bireylerin ve grupların diğer bireyler ve gruplar üzerindeki etkisi olarak tanımlanabilir. Bu etki, hukuksal, kültürel, ekonomik ya da siyasi olabilir. Fakat iktidarın sürdürülebilir olması için meşruiyet gereklidir. Meşruiyet, iktidarın halk tarafından kabul edilmesi, doğru ve adil olduğu kabul edilen bir temele dayanmasıdır.
“Hasbiyallahu lailahe illahu aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azim” ifadesi, inanç ve güvenin bir ifadesidir. İslam kültüründeki bu dua, bireyin yalnızca Allah’a olan teslimiyetini vurgular, ancak aynı zamanda toplumsal ve siyasi bağlamda da önemli bir anlam taşır. Meşruiyet, yalnızca dünyevi iktidar sahiplerinin değil, toplumsal düzenin de kabul edilebilirliğini belirler. İktidar sahiplerinin kendilerini topluma anlatma biçimi, aynı zamanda halkın bu iktidarı kabul etmesiyle ilgilidir.
İktidarın Dinamikleri
İktidarın meşruiyet kazanabilmesi için sadece toplumsal normlar ya da yasal kurallar gerekmez. Aynı zamanda ideolojiler de bu sürecin önemli bir parçasıdır. İdeolojiler, toplumun değer sistemini şekillendirir ve insanların, yönetici sınıflarına bakış açısını etkiler. Örneğin, kapitalist sistemde iktidarın meşruiyeti, ekonomik büyüme ve kişisel özgürlükler gibi değerler etrafında dönerken, sosyalist bir sistemde iktidarın meşruiyeti eşitlik ve toplumculuk gibi temel ilkelerle sağlanabilir.
Bu bağlamda, günümüz siyasetinin ideolojik çatışmaları da meşruiyetin nasıl inşa edileceği üzerine odaklanır. Liberalizmin ideolojik çerçevesinde bireysel haklar ve özgürlükler ön planda tutulurken, otokratik yönetimler ideolojik olarak güçlerini güvence altına almak için daha çok devletin merkezi gücünü savunurlar. Her iki ideoloji de iktidarın meşruiyetini farklı temeller üzerinde inşa etmeye çalışır.
Demokrasi ve Yurttaşlık: Katılımın Rolü
Demokrasi, halkın egemenliği ilkesine dayanan bir yönetim biçimidir ve bu sistemde yurttaşlar, karar alma süreçlerine doğrudan ya da dolaylı yollardan katılırlar. Ancak demokrasi, sadece seçimlerden ibaret değildir; aynı zamanda katılım ve sosyal sözleşme gibi kavramlar da bu yapının temellerini oluşturur.
Günümüz toplumlarında, bireylerin toplumsal sözleşmeye katılımı, sadece seçimlerde oy kullanmakla sınırlı kalmamalıdır. Toplumlar, aktif yurttaşlık anlayışını benimseyerek, kendi çıkarlarını savunmak ve toplumsal düzene katkıda bulunmak için daha geniş yollar aramalıdır. Katılım, yalnızca siyasi eylemle değil, aynı zamanda kültürel, ekonomik ve sosyal düzeyde de önemli bir rol oynar. Bu bağlamda, demokratik kurumların işleyişi, iktidarın meşruiyet kazanmasında merkezi bir etkiye sahiptir.
Katılımın Zayıfladığı Modern Toplumlar
Ancak günümüz demokrasilerinde, katılımın giderek daha azaldığı gözlemlenmektedir. Toplumlar, politikaya olan ilgilerini kaybettikçe, meşruiyet sorgulaması da artmaktadır. Seçim sistemi ve politik temsil gibi geleneksel araçlar, halkın aktif katılımını pekiştirme görevini tam anlamıyla yerine getirememektedir. Bunun bir örneğini, son yıllarda artan popülist hareketlerde görmek mümkündür. Popülist liderler, halkın duygusal ve temel ihtiyaçlarına hitap ederek iktidarı kazansalar da, uzun vadede bu iktidarın sürdürülebilirliği meşruiyet eksikliğinden dolayı tartışmalı hale gelmektedir.
İdeolojik Çatışmalar ve Toplumsal İsyanlar
Her ne kadar demokrasi ve meşruiyet arasındaki ilişki güçlü olsa da, toplumların ve devletlerin bazen ideolojik çatışmalarla karşı karşıya kalması kaçınılmazdır. Günümüz dünyasında, gelişmekte olan ülkelerde sıkça karşılaşılan toplumsal isyanlar, bir tür meşruiyet krizinin göstergeleridir. Bu isyanlar, halkın devletin ideolojik dayatmalarına ve yönetici sınıfların otoritesine karşı verdiği tepkiyi yansıtır.
Bu tür çatışmalar, güç ilişkilerinin ve ideolojilerin nasıl evrildiğini de gözler önüne serer. Hükümetler, iktidarlarını sürdürebilmek için toplumu belli bir ideolojik çerçevede şekillendirmeye çalışırken, halklar bu baskılara karşı örgütlenerek karşıt ideolojiler geliştirebilirler.
Örneğin, Arap Baharı veya Hong Kong protestoları gibi hareketler, halkın bir araya gelip devletin meşruiyetini sorguladığı, ancak aynı zamanda mevcut gücü değiştirme yönünde somut adımlar attığı büyük toplumsal dönüşüm süreçleridir. Bu hareketlerin arkasında, genellikle toplumsal eşitsizlikler ve siyasal özgürlüklerin kısıtlanması gibi meseleler bulunur.
Güçlü Kurumlar ve Adalet Arayışı
Demokrasilerde, iktidarın meşruiyeti yalnızca halkın katılımıyla değil, aynı zamanda güçlü kurumlar tarafından denetlenmesiyle de sağlanır. Adalet ve hukuk devleti ilkeleri, bu bağlamda iktidarın sınırlandırılmasını sağlayan önemli araçlardır. Ancak bu kurumlar ne kadar güçlü olursa olsun, halkın katılımı ve katılımcı demokrasi bu mekanizmaların işlemesi için kritik önemdedir.
Bir siyaset bilimci olarak, “Hasbiyallahu lailahe illahu aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azim” duasının toplumsal ve siyasal anlamda nasıl yorumlanabileceğini düşündüğümde, insanın sahip olduğu sınırlı güce rağmen daha büyük bir adalet ve güç arayışına dair bir içsel yolculuğa işaret ettiğini düşünüyorum. Tıpkı bu dua gibi, toplumlar da zaman zaman kendi gücünden ve meşruiyetinden emin olamayabilirler; ancak bu güvensizlik, insanın iyiyi ve doğruyu arama çabasıyla her zaman aşılabilir.
Sonuç: Demokrasiye ve Meşruiyete Giden Yol
Sonuç olarak, toplumsal düzenin temeli, güç ilişkilerinin ve meşruiyetin birbirini denetlediği bir süreçtir. Demokrasi, her ne kadar halkın katılımını gerektirse de, toplumların meşruiyet ve adalet arayışı, kurumların gücü ve ideolojilerin dinamikleriyle şekillenir. Günümüzde, katılımın azalması, meşruiyetin sarsılması gibi sorunlarla karşı karşıyayız. Ancak bu süreçler, her zaman daha sağlıklı ve demokratik bir toplumsal düzene doğru evrilebilir. Belki de, tüm bu sürecin sonunda, bir siyaset bilimci olarak bizlere şu soruyu sormak kalır: Gerçekten bir toplum, halkına ait olan iktidarı hak edebilir mi, yoksa iktidar her zaman belirli elitlerin elinde mi kalmalıdır?